Çok sık görülen ve okuması en sade rüya zeminlerinden biri: yol, nereye gittiğinle ve oraya ne kadar rahat gittiğinle ilgili sayılır.
Yollar rüya anlatılarında neredeyse bütün manzaralardan daha sık geçer; uyanık hayatın ne kadarının yolda geçtiği düşünülünce şaşırtıcı değil. Geleneksel okuma da apaçık olana yakın durur: yol, hayatın gittiği yönü temsil eder. Yorumcuların hep baktığı şey yolun varlığı değil hali olmuş, çünkü işe yarar malzeme zeminde, ışıkta ve sapaklarda birikir.
Işık, listenin üstünde duran ayrı bir başlık. Gündüz görülen bir yol daha sakin anlatılır; gecenin farkı uzağın seçilememesidir, karanlığın kendisinde bir uğursuzluk aranmaz. Karla, çamurla ya da suyla kaplı bir zemin ise zorluk kadar dikkat gerektiren bir ilerleyişe bağlanır.
Tanıdık güzergâhlar kendi yükünü taşır. İlkokula giden yol, eski iş yerine giden güzergâh, yıllar önce terk edilmiş bir kasabadan çıkan asfalt: bunlar o dönemin duygusuyla birlikte gelir ve yorumcular genelde asfaltı değil devri okur. İnsanlar sık sık doğru yolu yanlış binalarla gördüklerini söyler; bu normaldir ve bir şeyin işareti değildir. Hiç gitmediğin, adı sanı olmayan bir yol tam tersi tarafta durur ve çoğunlukla henüz adı konmamış bir dönemin başındakilerde çıkar.
Akılda tutmaya değen ayrıntı, uyuyanın ne kadar söz sahibi olduğu. Yürümek, kullanmak ve arabaya bindirilmiş olmak üç ayrı derece diye okunur. Şoförlük yapan biri, her yere yürüyen biri ve kazadan sonra hâlâ toparlanamamış biri aynı asfalta çok farklı şartlarda çıkar; anlamı rüyayı gören belirler, sözlük arkadan gelir.
Yalnız olmakla kalabalıkta ilerlemek de ayrı yorumlanır; ikincisi genelde başkalarının da aynı yöne gittiği bir alanla, iş ya da okul gibi, eşleştirilir. Uzun süre direksiyon başında duranların bu manzarayı ötekilerden daha çok görmesi de hesaba katılmalı.


